20 Aralık 2008 Cumartesi

Ünlü ve Ünsüz Popülerler

Yaklaşık 1 senedir Bebek beyin doğumu ve doğum sonrası bakımı için izinli olduğumdan günün belli saatlerinde , Bebek beyin konuşan dev fareleri , film çeviren notaları , fındık saklayan sincapları seyretmediği zamanlarda ister istemez televizyonun önünde buluyorum kendimi. Sabahları benim hiç tanıyıp bilmediğim bir dünyanın insanları boy gösteriyor ekranlarda , geliniyle kaçmış adamlar , 20 yıl önce kızını terk edip gitmiş şimdiyse arayan anneler , hamile karısını doğrayan kocalar resmi geçidi...Önceleri bunları seyrederken ağzım açık kalıyor , olamaz böyle şeyler yahu yalan diyor , hayret ediyordum ama şunu farkettim ki sonradan tanıdık geliyor simalar.Geçen gün kendimi anneme bak bu kız babasını 42 yerinden bıçaklamış , şu yanda oturan kadını da kocası geneleve satmış diye anlatırken buldum , bu kez annem hayretle bana bakıyordu.Biz hiç bilmesek de böyle hayatlar vardı, biz akşam ne pişirsem ya da bu gece hangi filmi seyretsek diye kafa yorarken birileri komşusunu ne şekilde ölüdüreceğini düşünüyordu .
Akşam yine tanımadığım bilmediğim insanlar giriyor evime beyaz ekrandan,şarkıcılar , mankenler , divalar(!)...Milyonluk takılarıyla ona buna laf atıyor, bembeyaz porselen dişleriyle yeni aşklarını anlatıyor , peşlerindeki basın ordusundan markalarını bilmediğim 4x4 leriyle kaçıyorlar...Yine kısa süreli bir şaşkınlığın ardından telefonda kardeşime bilmem kim 2 aylık hamileymiş duydun mu ? sorusunun ardından aldığım yoooo nerden biliym hem banane cevabıyla geliyorum kendime.Böyleleri de var işte biz akşam ne pişirsem ya da bu gece hangi filmi seyretsek diye kafa yorarken onlar hangi gece klübünde daha çok gazeteci vardır acaba diye düşünüyor.
Neyse ki ortada kalmışız biz , iki taraflı rezaletin tam ortasında ...




18 Ekim 2008 Cumartesi

Kar,Pencere ve Elma

İnsan hayatını hep filmlere benzetirler , yardımcı oyuncuların , figüranların sürekli değiştiği , sonunu sadece yönetmenin bildiği bir film , hani insan öleceğini düşündüğünde hayatı bir film şeridi gibi geçer gözlerinin önünden , benim filmimin de çocukluğumda geçen sahnelerinden asla silinmeyen bir kareden sözedeceğim bu yazıda.
Sahne bir pencereyle başlıyor, yüksek tavanlı evin boydan boya cam penceresi ... Krem üzerine kave rengi yaprak ve çiçek desenli perdeler sonuna kadar açılmış iki yandan sarkıyor ,dışarıda kar , her bir tanesi kendine has bir tavırla kimi süzülerek , kimi pat diye , kimi yana yakıla , kimi oynaya oynaya düşüyor yere .Pencerenin önünde bir masa var , iki küçük kız oturuyor masanın üzerinde dışarıda yağan kara bakarak , her ne kadar ikiz gibi görünseler de biri diğerinden 1 yaş kadar büyük. Birazdan içeriye anneleri giriyor elinde bir tabak ve içindeki elmalarla..
Bu sahne sadece bir kez değil defalarca tekrarlandı benim filmimde bir ritüel oldu elma yemek bizim evde . "Yaşasın kar yağıyor" nidalarıyla perdeler açılır , masanın üzerine çıkılır , elmalar soyulur ve hiç konuşmadan afiyetle yenir. Mutludur kızlar , kar yağdığı için mutludurlar , evlerinde soba yandığı için mutludurlar , anneleri onlara elma getirdiği için mutludurlar,birazdan babaları kapıyı çalacağı için mutludurlar ...
Şu an kar yağsa ben perdeleri sonuna kadar açsam annemle kardeşim de olsa yanımda annem bize elma soysa karı seyrederken elmalarımızı yesek ne güzel olurdu.
Babam artık kapıyı çalmayacağı için tam olmasa da ...

17 Eylül 2008 Çarşamba

Büyümek Ya Da Büyümemek

Küçük bir çocukken anneannemin evinde , içinde benim ve anneannemin diğer tüm torunlarının fotoğraflarının bulunduğu bir albüm vardı. Oraya her gidişimde bu kocaman albümü kucağıma yatırıp sayfalarını tek tek incelemeden edemezdim. Tüm fotoğrafları hafızama kazımış olmama rağmen bu albüm benim için her seferinde bana hiç görmediğim fotoğraflara bakıyormuşum izlenimi verirdi .
Birgün albümü kucağıma alıp tam sayfaları çevirmek üzereyken gözüm albümün kapağına takıldı. Sarı saçları belinde,beyaz fırfırlı bir elbise giyinmiş kafasında papatyalardan yapılmış bir taçla çilli bir kız fotoğrafı vardı kapakta. Daha önce neden hep albümün sadece içindekilerle ilgilendiğime ve kapağındaki bu kızı ve tabi ki ayağındaki topuklu takunyaları görmediğime hayret ederken annemin eve gideceğimizi söylemesiyle hemen gözlerimle kapaktaki kızın şipşak bir fotoğrafını çekip beynimin üst çekmecelerinden birine yerleştiriverdim.
O gece yatağa girip de gözlerimi kapatır kapatmaz üst çekmece açıldı ve albüm kapağındaki kızın fotoğrafı düşüverdi önüme...Fotoğrafın beni en çok ilgilendiren tarafı kızın ayağındaki topuklu takunyalardı, onları çok beğenmiştim ve bende de onlardan bir çift olsa hiç fena olmazdı.
Ertesi gün binbir nazla ve kırk takla atarak annemi bana ve kardeşime birer topuklu takunya almaya ikna etmeyi başardım ve hemen bir ayakkabı mağazasına giderek takunyalarımızı özenle seçtik. Eve gelir gelmez geçti takunyalar ayaklara ve başladı ayaklar bir yukarı bir aşağı evin içinde gezinmeye . Tak tuk , tak tuk , tak tuk ... Bu takunyalarla ben büyümüş kocaman olmuştum, o kadar uzundum ki neredeyse takunyanın yerde çıkardığı sesi duyamayacak kadar yukarıdaydım .
Akşam babam eve gelip de bu takunyaların yaşımıza uygun olmadığını , ayağımızı burkabileceğimizi veya kayıp düşebileceğimizi öngörmesiyle ve aile meclisinin takunyaların yarından tezi yok geri verilip yerine düz ve daha kullanışlı birer terlik alınacağına karar vermesi ve takunyaların ayağımdan çıkarılıp tekrar kutularına konmasıyla bulunduğum yükseklikten eski konumuma düştüğümde çıkan ses takunyaların az önce çıkardığı sesten çok daha fazla olmuştu .
Artık gidip kendime bir çift topuklu takunya alıp giyebilecek yaştayım ama nedense hep düz ayakkabıları tercih ediyorum .yıllar öncesinin aksine düşer ya da ayağımı burkarım diye değil , topuklu ayakkabı insanı büyük gösteriyor ve ben artık büyümek istemiyorum...

8 Ağustos 2008 Cuma

Sihirli Flüt


Flüt çalmaya merak sarmamın üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen , nota şöyle dursun kulaktan dolma tek bir parça bile çalamayışımın nedeni nefesimin bu enstrümanı çalmaya yetmeyişi olabilir . Hele ki flütümü elime aldıktan bir hafta sonra artık aletin bozuk olduğuna kanaat getirmiş onu aldığım yere geri göndermeyi düşünürken flütten hasbelkader çıkan ses beni rezil olmaktan son anda kurtarmıştı.

Belki de flüt benden yeterince ilgi görmedi ve onun için sustu . Bir enstrümana merak sardıysanız eğer vaktinizin çoğunu ona harcamalı onu yanınızdan bir dakika bile ayırmamalı gerekirse saatlerce onunla uğraşmalısınız ki o da size karşılığını versin. Bense bunu yapmadan, kılımı bile kıpırdatmadan flüt çalabilmeyi umdum hep, karşılıksız versin istedim bu enstrüman bana , onu satın alırken ödediğim para yeterli olur sandım hep . Elime alıp her çalabilmeyi umduğumda ya nefesim yetmedi onu konuşturmaya ya parmaklarım yetmedi ya zamanım yoktu ya nota bilmiyordum ,ya..Bin bir bahane sunuyordu önüme konuşmamak için öylece susuyordu…

Şanssız bir flüt benimki , zavallı bir flüt …Varoluş amacına hiçbir zaman hizmet edemeyecek tozlu raflarda paslanacak ,hiçbir zaman konuşmayacak hep susacak …

Oysa öyle bir flüt varmış ki…Tüm flütlerin gıptayla baktığı bir flüt , alman bir ustanın elinden çıkmış bu flüt saf gümüşten yapılmış , sesi o kadar güzelmiş ki duyan hiç susmasın istermiş . Elbette bu “sihirli flüt “ kendiliğinden konuşmuyor onu konuşturmayı başaran bir de müzisyen varmış…Dünyaca ünlü flüt sanatçısı “Şefika Kutluer” den söz ediyorum . Bir gün konserlerinden birinde susmuş flütü, ne yaptıysa konuşturamamış onu ve sonradan öğrenmiş flütünün sustuğu günün flütü yapan ustanın öldüğü gün olduğunu.

Sanatçının World of Lullabies isimli cd si şu aralar benim kurtarıcım olduğu için yazdım bu yazıyı , bizim bebek bey biraz huysuzlanıyor uykudan önce , takıyoruz Şefika Kutluer World of Lullabies ‘ i , cd çalara , basıyoruz düğmesine birden sakinleşiyor bebek bey , flüt sesini çok seviyor anlaşılan,müziğin geldiği yöne doğru dönüyor önce sonra bana bakıyor bir süre ,gözleri kayıyor, buluşuveriyor uyku kardeşiyle …

Belki bir gün flüt sesini seven biri benim zavallı flütü çıkarır kutusundan ve onu konuşturuverir kim bilir …

5 Ağustos 2008 Salı

Kedi Hanım

Bol kedili bir evde doğan ve tam bir kedi köpek manyağı olan , benim de kedi köpek ve bilimum mahlukata karşı korkularımı yenmemde büyük bir rol oynayan eşimin ısrarlarına dayanamayarak belki beğenmez umuduyla sokakta buldukları kediyi evlerine getiren yaşlı karı kocanın evine gidip bakmayı kabul ettiğimde 2007 mart ayıydı .

Bizi evlerine buyur ettiklerinde kedi hanım salonda koşuşturuyordu, görücülerin yakından bakması için zar zor yakalandı ,eşimin avucunda tekrar yere inmek için çırpınırken ve ben acaba beğendi mi diye düşünürken eşim “alalım” dedi ve kedi hanım böylece hayatımıza girmiş oldu.

Kedi milleti kadar temkinli millet yoktur herhalde kedi hanım da önce evde bir köşeye sindi ve biraz etrafı inceledi sonra kendine herhangi bir tehlike anında saklanabileceği bir yer seçti mutfak tezgahının arkası bu iş için en iyi yer diyebilirim çünkü bizim ulaşamadığımız tek yer orası sonra yavaş yavaş evi gezmeye ve keşfetmeye başladı koltukları tırmaladı , dolapların raflarında koşturdu, halıları kaydırdı bibloları yerlere attı ve en sonunda salondaki perdenin tepesine tırmanıverdi.

Onu eve getirdikten çok değil yarım saat sonra o yaşlı karı kocanın onu bize neden kumuyla,kum kabı,mama ve oyuncaklarla ve bin bir övgüyle verdiklerini anladım. Biz perdenin tam tepesindeki kediyi oradan aşağı nasıl indireceğimizi düşünürken yaşlı karı koca da muhtemelen evlerinde , kurtulduk diye kutlama yapıyorlardı.Belki de vaz geçer onu geri götürürüz diye camı pencereyi kapatmış evde yokuz izlenimi vermek için sessizce oturuyorlardı bir köşede.

Aradan geçen aylar ve bir kısırlaştırma operasyonu dahi onu sakinleştirmeye yetmedi ,evin bir köşesinde yatan,tüylerini

temizleyen insanın koynunda mırıl mırıl mırıldayan kedi imajına son veren kedi hanımı , ÇAKIL hanımı yine de çok seviyoruz…

İlham Perileri?

Herkes yazı yazamaz malumunuz yazı yazmak için yeterince kitap okumak ya da okumuş olmak bir de en önemlisi yetenek gerekir epeyce uzun zamandır bana uğramayan ilham perilerini de unutmamak gerek elbette...

Tam da şimdi perilerim olmadan yazmaya çalışacağım bu yazının konusu da onlar zaten ..Bu ilham perileri gidecekleri ve ilham verecekleri adamı nasıl seçer acaba merak ediyorum ?"Şurada bir adam var elinde fırça beklemekte ben bi uğrayayım yanına bir ilham vereyim de çizip satsın resmini ne de olsa bu işten ekmek kazanıyor"ya da bak bu kadın gene oturmuş vapurda bir yandan siga....nı (gerçi artık bu meret vapurda da yasak, meret diyorum çünkü ben bırakalı 1 sene oldu onun da hikayesini yazarım bir ara tabi peri kardeşler bana da uğrarsa)tüttürerek elinde kağıt beni bekliyor uğrayayım yanına ilhamını vereyim de döktürsün bir güzel kağıda hatta bu hatuna bir de kıyak yapıp öyle bir ilham vereyim ki bu romanı best seller olsun inmesin bir sene raflardan"

Belki bu peri kardeşlerin değeri de kendi dünyalarında verdikleri ilhamla ölçülüyordur.Bizim yazar "best seller "ödülünü alırken ona ilham veren peri de perilerin dünyasında en iyi ilham veren peri manasında "best inspirer" ödülünü alıyordur.
Bu ilham perileri kime ilham vereceklerine nasıl karar verirler?Şurada 40 yılın başı bir blog sahibi olmuş hevesle blogunun başına oturmuş parmakları tuşlara basmaya hazır öylece bekleyen ben garibanına da bir kaç ilham kırıntısı atsalardı noolurdu yani?

N'olcak bu yazı çok daha iyi olurdu...

05.08.2008 artık ben de blogger oldum

Ne zamandır bir blog sahibi olmayı düşlüyordum ama vakit ayıramam ve uğraşamam diye hep ertelerdim artık kararlıyım işte başlıyoruz...